hudutları vurulmadan geçemeyiz biz

30/10/2007 - ideallerinin peşinde...

      HAKAN ALBAYRAK

 

Muhammed İkbal , `Batılıların hilesinden haberdar isen, tilkiliği bırak, aslanlığı benimse` der.İşte o aslanlardan biri:Hakan Albayrak ...Bizim süslü kınlarımız var. Fakat içlerinde kılıç yok. O ise, yalın kılıç...Hakan Albayrak Kitabı`nı yazdı. Ebuzer `i yazdı. Kemalizm Terakkiye Manidir`i yazdı. İsteseydi, daha birçok kitap yazardı. Ama o, odasına kapanıp bir şiir için aylarca uğraşmaktansa, dışarıya çıkmayı, harekete geçmeyi tercih etti. Çünkü, Nurettin Topçu , Yarınki Türkiye isimli eserinde, `Namuslu adam, elinin ve iradesinin uzanabildiği kadar geniş bir sahada harekete geçmeyi vazife bilir. Hareketsizliğin günah olduğuna inanır` demişti. İşte bu nedenden dolayı, Arjantin `den Bosna `ya kadar birçok yere gitti. Heyecanını ve aşkını gittiği her yere taşıdı. Posta güvercinine benziyordu: Türkiye `den İslam dünyasına, İslam dünyasından Türkiye `ye haberler, müjdeler ulaştırdı. Sayesinde, Arjantinli Müslümanlardan bile haberdar olduk. Ya da oldum. Evet; geçim derdinin değil, ideallerinin peşine takıldı . Yönetmenliğini yaptığı Şam -İstanbul belgeseli, bunun en güzel delilidir.Atalarımız `zorla güzellik olmaz` demişler. Albayrak ise `zora dağlar dayanmaz` düsturunu benimsedi. Ve kararlılığı, o güzel inadı sayesinde, birçok önemli işin üstesinden geldi.

 

İbrahim Tenekeci

0 YorumBağlantı

29/10/2007 - "çalan her telefona mehdi diye koşan"

"mahkum bedevileriz biz
çalan her telefona mehdi diye koşan
ve elleri titreyen
ve sesleri titreyen
titreyen
mahkum bedevileriz
hudutları vurulmadan geçemeyiz biz"

0 YorumBağlantı

29/10/2007 - "birbirimizden emin olmalıyız"

Kardeşliğimiz ve birlikteliğimizin ihyası

 

Gerçek Hayat Dergisi

 

Şimdi geçmiş hatalardan ders alıp feraseti ve basireti kuşanma vakti.
Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’ni bir vakıa olarak kabul edeceğiz ve onunla sıcak ilişkiler kurarak bütünleşeceğiz ki, bu coğrafyanın bütün insanlarını mustarip eden ayrılığın-gayrılığın derinleşmesini önleyebilelim, birlik içinde yükseleceğimiz mutlu yarınları gösteren bir ışık yakabilelim. Bölgesel Kürt Yönetimi, ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için Türkiye ve diğer komşularından emin olmaya muhtaçtır. Türkiye de ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için Bölgesel Kürt Yönetimi ve diğer Müslüman komşularından emin olmaya muhtaçtır.

Bir delikanlı, “Bu Kürtler artık çok oldu!” diyor. “Kürtler değil, PKK!” diye düzeltiyorum, “Hayır abi, Kürtler!” diye üsteliyor.

 Bir delikanlı, “Yeter bu Türklerden çektiğimiz!” diyor. “Türkler değil, sistem!” diye düzeltiyorum, “Hayır abi, Türkler!” diye üsteliyor.
Birbirinin öz kardeşi olan insanları birbirine düşürmek, Türk-Kürt savaşı çıkarmak, bu sayede Türk’ü de Kürt’ü de emperyalizmin çarkında bir güzel öğütmek için 100 yıldır tezgâh üstüne tezgâh kuran emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri sonunda emellerine ulaşıyorlar mı?

Allah korusun!

Herkes aklını başına alsın!

Bu oyuna gelmeyelim!

Bu kazığı yemeyelim!

Yüzyıllar boyunca birbirini boğazlayan Fransızlar ve Almanlar aralarındaki kan uyuşmazlığına rağmen birleşme yoluna girerken, biz, yüzyıllar boyunca İslam Sancağı altında omuz omuza savaşan ve kanları birbirine karışıp akraba olan Türkler ve Kürtler nasıl düşman olabiliriz?

Evet, emperyalistlerin Dicle-Fırat havzasını suni sınırlarla paramparça etmesinden mütevellit ulus devlet sorunu Kürtleri mağdur etmiştir… Evet, Türklük –genellikle Türk etnik kimliğine mensup olmayan kimseler tarafından- can yakıcı bir istibdat siyasetine alet edilmiştir… Evet, “Kürt” kelimesi tu kaka sayılmış ve bir dönem Kürtçe’nin sokaklarda konuşulması bile yasaklanmıştır… Evet, Diyarbakır Cezaevi’ne -büyük ölçüde gelişigüzel- tıkılan binlerce Kürt’ün ve onları ziyarete gelen yakınlarının analarından emdikleri süt burunlarından getirilmek suretiyle Kürt kimliği ezim ezim ezilmeye –veya tam tersine şahlandırılmaya- çalışılmıştır… Evet, devlet çok büyük yanlışlar yapmıştır… Evet, bu yanlışlar birçok Kürt evladını kin ve düşmanlığa sevketmiştir… Bunlar gerçek… Ama Ankara’nın eski Ankara olmadığı, devletin Kürt meselesine yaklaşımının değiştiği, yaraları sarmaya dönük pek çok adımın atıldığı, “Ben Kürt’üm” demenin tamamen serbest hale geldiği, Kürt dili üzerindeki baskıların büyük ölçüde kalktığı, açıkça “Kürt siyaseti” yapan Demokratik Toplum Partisi’nin cumhurbaşkanı nezdinde itibar gördüğü, terör sorununun (‘Gladio’ terörü dahil) çözülmesi halinde bu açılımların kesinlikle genişleyeceği de gerçek!

Ve evet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt ahalisinin önemli bir kısmı şu veya bu sebeple PKK sempatizanı olmuştur… Evet, bölgede düzenlenen nümayişlerde Türk bayrağı yakılmıştır… Evet, “Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur!” sloganları da atılmıştır… Bunlar gerçek… Ama birlik içinde uzlaşma ve barış için Kürt ahalisine samimiyetle uzatılan hiçbir elin geri çevrilmediği, Türklerle kardeşliklerini ve birlikteliklerini ihya etmeye can atan bu insanların önlerine çıkan her fırsata –veya fırsat gibi görünen her şeye- dört elle sarıldıkları, son seçimlerde HEP-DEP-HADEP-DEHAP-DTP geleneğinin ilk kez bir ‘Türkiye Partisi’ne yenildiği, AK Parti’ye yönelen bölge halkının aynı zamanda kardeşliğin ve birlikteliğin ihyasına yönelmiş olduğu, silah bırakması yönünde müthiş bir halk ve aydın baskısına maruz kalan PKK’nın hızla marjinalleştiği, öte yandan DTP saflarından zaman zaman fevkalade sağduyulu seslerin yükseldiği, terörle mücadele adı altında Kürt düşmanlığını çağrıştıracak işler yapılmadığı takdirde bu sürecin hızlanarak devam edeceği de gerçek!

İşte bu gerçekler, Türkiye’ye kasteden emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçilerini kudurtuyor.

Türkiye’nin yaralarını saracak, Türkiye’yi güçlendirecek, Türkiye’yi ayağa kaldıracak gidişatı tersine çevirmek için, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kuzey Irak’a çekmeye çalışıyorlar.

Bir “Türkiye-Kürdistan Savaşı”, bir “Türk-Kürt Savaşı”, bir “halkların savaşı” atmosferi oluşturarak, sağduyunun çağrısına kulak vermeye başlamış olan Türklerin ve Kürtlerin basiretlerini bağlamayı, aklı-mantığı devre dışı bırakmayı, bu toprakların çocuklarını anlamsız bir savaşta birbirine kırdırmayı ve akan kanlar üzerinde muhkem bir fitne düzeni kurarak emperyalizmin bu topraklardaki geleceğini teminat altına almayı hedefliyorlar.
Ve Türkiye maalesef bu tuzağa düşme temayülü gösteriyor.
Devletin bir kanadı ve bir kısım basın, sınır ötesi harekâtın kaçınılmaz hale geldiği fikrini yayıyor.

Sınır ötesi harekât tam olarak neye yarayacak?... Kuzey Irak’taki PKK kampları çoktan boşaldığına göre bu kampların bombalanması terörü nasıl bitirecek?... Daha önce düzenlenen 24 sınır ötesi harekâtla çözülemeyen sorunun 25. harekâtla da çözülemeyeceği apaçık ortada iken, kamuoyunda böyle bir beklenti oluşturmanın mantığı ne?... Ve, içeride uygulanan terörle mücadele yöntemlerinin sorunlarını ve zaaflarını doğru dürüst konuşmadan sınır ötesi harekâta kalkışmak akıl kârı mıdır?... Böyle sorular soranlara hain nazarıyla bakılıyor.

Bir mitosa kayıtsız şartsız teslim olmamız isteniyor.

Sınır ötesi harekâtın terör sorununu çözmeye yaramasa bile Peşmergelerden intikam almaya yarayacağını düşünmemizi ve hiç değilse bunun için harekâta sıcak bakmamızı istiyorlar.

Tercüman Gazetesi, milletin “Ordumuz Kuzey Irak’ı ne zaman yerle bir edecek?” diye sorduğunu ‘haber veriyor’.

Hürriyet Gazetesi Genel yayın Yönetmeni ve Yazarı Ertuğrul Özkök, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin alta yapısını bombalayarak Kuzey Irak’ı onyıllarca geriye götürmeyi öneriyor.

Çılgınlık bu!

Her zaman söylüyorum, yine söylüyorum:
Şimdi geçmiş hatalardan ders alıp feraseti ve basireti kuşanma vakti.
Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’ni bir vakıa olarak kabul edeceğiz ve onunla sıcak ilişkiler kurarak bütünleşeceğiz ki, bu coğrafyanın bütün insanlarını mustarip eden ayrılığın-gayrılığın derinleşmesini önleyebilelim, birlik içinde yükseleceğimiz mutlu yarınları gösteren bir ışık yakabilelim.
Bölgesel Kürt Yönetimi, ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için Türkiye ve diğer komşularından emin olmaya muhtaçtır.

Türkiye de ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için Bölgesel Kürt Yönetimi ve diğer Müslüman komşularından emin olmaya muhtaçtır.
Birbirimizden emin olabilmek için de her alanda işbirliği yapmamız, ilişkilerimizi alabildiğine geliştirmemiz ve derinleştirmemiz, bu arada karşılıklı tavizler vermemiz şarttır.

Karşılıklı itimat, yakınlaşma, kaynaşma ve bütünleşme, hem Bölgesel Kürt Yönetimi’nin hem de Türkiye’nin özgürleşmesine, huzura kavuşmasına ve kalkınmasına hizmet edecektir.

Öte yandan gerginliğin tırmanması ve düşmanlığın derinleşmesi iki tarafın da enerjisini tüketecek, iki tarafa da mütemadiyen kan kaybettirecektir.
Türkiye ile Bölgesel Kürt Yönetimi’nin mevcut siyasetlerini değiştirerek menfaatlerini tevhit etmeleri tercihler içinde bir tercih değil, kaçınılmaz bir zarurettir.

Kuzey Irak’taki PKK varlığı mı?
Irak Bölgesel Kürt Yönetimi, Türkiye ile zaten gerilimli olan ilişkisini iyice gerdiği için PKK’ya diş biliyor; fakat PKK’yı PJAK adı altında İran’a karşı savaştıran ve potansiyel bir tehdit olarak gördüğü Türkiye’ye karşı da tepe tepe kullanan ABD’nin PKK’ya sahip çıkması Kürt Yönetimi’nin elini kolunu bağlıyor, zira ABD bu yönetimin velinimetidir.
Dört yanı ‘düşman’la çevrili olan Kürt Yönetimi için ABD şemsiyesi ‘yaşamsal önem’ taşıyor.
Bu şemsiyenin o ‘yaşamsal önemi’ yitirmesi –dolayısıyla PKK’nın Kürt Yönetimi tarafından ABD’ye rağmen etkisiz hale getirilebilmesi- Türkiye’nin Kuzey Irak siyasetinde radikal bir değişikliğe gidilmesi şartına bağlı.
Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin adını bile telaffuz etmeye yanaşmayan, hatta onu bir kaşık suda boğmaya can atığı intibaını uyandıran, Kerkük’ün statüsüyle ilgili tartışmalarda savaş tehditleri savuran Türkiye bu tavrını değiştirip yukarıda işaret ettiğimiz bütünleşme yolunu açmaya matuf bir siyaset takip ederse –ve bu arada, terörist faaliyetleri asgariye indirmeye matuf bir af kanunu da çıkarılırsa- çözümü imkânsız gibi görünen devasa sorunların kısa bir süre içinde buharlaşıp gittiğine şahit olabiliriz.
Evet, onca şehit kanı… Evet, kana kan isteyen onca acılı ana… Fakat bu toprakların mutlu yarınları için bağrımıza taş basmayı bilmeliyiz. Kardeşlik hukuku, sağduyu ve 1000 yıllık devlet geleneği bunu gerektiriyor.
Rahman ve Rahîm Allah, rahmetini ve bereketini üzerimizden eksik etmesin. Amin velhamdu lillahi rabbi’l âlemîn.

0 YorumBağlantı

29/10/2007 - Halife''nin şehrinden gelen adam 1

Mescid'i Aksa'nın Kapısında
İlginç Bir Kimlik Kontrolü


1993'ün Eylül ayında bir haber ajansı adına 7 günlüğüne Filistin'e gitmiştim. Orada görmeyi en çok arzu ettiğim yer tabii ki Mescid-i Aksa'ydı. Ümmet-i Muhammed'in Kabe'den önceki kıblesi olan bu mübarek mescidi ilk fırsatta ziyaret ettim...

Mescid-i Aksa ve Kubbet-us Sahra'nın bulunduğu alana iki kapıdan girilirmiş: Müslüman kapısı, gayri müslim kapısı. Ben Müslümanlara mahsus kapıya yöneldim haliyle. Bir İsrail askeri yolumu kesti:

"Durun! Müslüman mısınız?"

"Evet" dedim.

Beni tepeden tırnağa süzdü. Kot pantolonlu, tişörtlü bir adamdım. Üstelik esmer değildim ve sünnete uygun bir sakalım da yoktu. Askerin şüphelendiğini hissettim.

"Adınız ne?" diye sordu.

"Hakan" dedim.

"Abdullah, Hasan, Muhammed gibi bir adınız yok mu?"


"Hayır, ama Müslümanım. Kanıtlayabilirim."

Cebimden pasaportumu çıkarıp din hânesini aramaya koyuldum. Öyle bir şey yoktu. Hemen nüfus cüzdanıma sarıldım. Yahudi askere nüfus cüzdanımın "Dini: İslam" bölümünü gösterdim. Araplar'la sorun çıkmasın diye Mescid-i Aksa'nın Müslüman kapısından geçmeye çalışan her şüpheliyi durdurma emri aldığı ve riske girmek istemediği anlaşılan Yahudi asker, buna hiç itibar etmedi:

"O belgenin uluslararası geçerliği yok. Lütfen birkaç adım ötedeki turist kapısını kullanın!"

"Olmaz!" dedim. "Ben Müslümanım ve Müslüman kapısından girmek istiyorum. Bana bir Arap görevli getirirseniz meseleyi halledebiliriz."

Yahudi, talebimi makul buldu. Bir Arap geldi. Arap da adımı sordu. Hakan'ı o da şüphe çekici buldu. Babamın adı olan Ziya'yı da beğenmedi. Gülbeyaz'ın, yani annemin adının zaten hiç şansı yoktu:

"Neden birkaç adım daha gidip öbür kapıdan geçmiyorsunuz?"

"Çünkü Müslümanlara mahsus kapı bu! Ve ben bir Müslümanım elhamdülillah!"

Yasin suresinin ilk sayfasını ezbere okudum. Hâlâ inanamıyorum, ama o bile yumuşatmadı Arap görevliyi. Son çare olarak kelime-i şehadet getirdim. "Bakın" dedim, "az önce Müslüman değil idiysem bile şimdi Müslümanım. Bırakın geçeyim."

Geçirmediler.

Çaresiz, "turist kapısı"na yöneldim.

Bu bana iyi bir ders oldu. "Çocuklarıma klasik Müslüman isimleri takacağım" diye kendi kendime söz verdim. Sözümü tutuyorum. İlk ve şimdilik tek çocuğumun adı Ayşe.

0 YorumBağlantı

28/10/2007 - ..

 allahuekber diyen adam

etrafına bakıp allahuekber dedi
ve bu aşamada
aslında bütün aşamalarda
ekleyecek bir şeyi yoktu

0 YorumBağlantı

28/10/2007 -

 

        mehdi'yi bekleyen çocuklar

-asaf hüseyn'e-

her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar paris'i

0 YorumBağlantı

28/10/2007 - .

                        

 

                   

                           Yeni başlayanlar için Hakan Albayrak

 

Affınıza sığınarak bugün biraz kendimden bahsedeceğim. Bu artık şart oldu. Bazı Yeni Şafak okurlarından gelen, gelmeye devam eden ve böyle giderse hep gelecek olan üç önemli 'eleştiri'ye bir an evvel cevap vermem lazım.

* * *

BİRİNCİ 'ELEŞTİRİ': “Yeni Şafak gibi ciddi bir gazetenin bu kadar genç bir yazara gazetenin ikinci sayfasında köşe açması yakışık almıyor. Resmine bakıyoruz, 'Bu daha toy, bize verecek bir şeyi yoktur' diyoruz, yazılarını okumuyoruz. Şöyle bir göz attığımızda da, 'Ağzının süt kokusuna bakmadan büyük meselelerde ahkam kesmeye kalkıyor' diyoruz.”

Yeni okurlarıma -ve de potansiyel okurlarıma- meslekte 20. yılımı doldurduğumu bildirmek isterim. Köşe yazarlığına 1987 yılının Mart ayında Zaman gazetesinde başladım (Werner Hugo mahlasıyla). 1989'da Nihat Genç'le birlikte Çete dergisini çıkardım. Yeni Şafak'ın kurucu kadrosunda yer aldım ve 1995'ten 1998'e kadar bu gazetede köşe yazarlığı yaptım (şimdiki Yeni Şafak okurlarının büyük çoğunluğu o zaman henüz Yeni Şafak okuru değildi. Zaten bir kısmı okumayı daha yeni öğreniyordu.) 1998'den 2006 yılına kadar -aralıklarla- Milli Gazete'de yazdım. 2000 yılında Gökhan Özcan'la birlikte Gerçek Hayat dergisinin kurucu genel yayın yönetmenliğini üstlendim ve halen bu derginin yazar kadrosundayım. Ebuzer - Derviş Devrimcilerin Kuru Ekmeği Yolumuzu Aydınlatıyor, Kemalizm Terakkiye Manidir, İslam Birliği'nin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği, Haçlı Seferleri'nden Günümüze Batı'nın Soykırımcı Tabiatı, Bismillah Hotel, Lübnan Zaferimiz Mübarek Olsun gibi kitaplarım neşredildi. İslamcı, bilhassa İttihad-ı İslamcı bir yazar olarak öteden beri tanınırım biraz (bu kimliği çok önemserim)… Hâlâ “genç yazar” diye anılmak hoşuma gitmiyor desem yalan olur, ama 1968 doğumlu olduğumun bilinmesinde fayda var. Yazılarımı okursunuz veya okumazsınız, ciddiye alırsınız veya almazsınız, beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ona bir şey diyemem; ama lütfen artık “gençlik” üzerinden eleştiride bulunmayı bırakın. Ben 39 yaşındayım yahu!

İKİNCİ 'ELEŞTİRİ': “Pat diye ortaya çıkıp Yeni Şafak'ta bir köşe kaptın. Herhalde gazetenin sahipleri olan Albayrak'larla akrabalığın sayesinde.”

Yeni Şafak'ın patronları olan Albayrak ailesiyle bir akrabalığım yok. Onlar Trabzonlu, ben Kayseriliyim. Atalarım Kafkasya'dan geldiği için bir anlamda Karadenizli (Karadeniz'in öbür yakasından) olduğum ve bu bakımdan patron ailesiyle aramızda 'uzak hemşehrilik' bağının bulunduğu söylenebilir tabii…

ÜÇÜNCÜ 'ELEŞTİRİ': “Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'le oturup kalktığın için bazı şeyleri görmüyorsun veya görmek istemiyorsun.”

Vallahi Tayyip Erdoğan'la hayatımda iki kere görüştüm: Belediye başkanlığı döneminde gazetecilere verdiği bir davette ve yine belediye başkanlığı döneminde Kanal 7'nin makyaj odasında, ayaküstü… Abdullah Gül'le daha çok 'görüştüğümü' itiraf etmeliyim. 12 sene önce Yeni Şafak'ı ziyaret etmişti, o zaman iki-üç dakika konuşmuştuk. 10 sene önce Kayseri'de karşılaştık, o zaman da birkaç dakika konuştuk. Kısa başbakanlığı döneminde yollarımız hiç kesişmedi. Dışişleri Bakanlığı döneminde bir kere ayaküstü 5 dakika -Bosna'yla ilgili acil bir durum münasebetiyle- görüştük. Bir kere de -yine Bosna'yla ilgili acil bir durum münasebetiyle- 5 dakikalık bir telefon konuşmamız oldu. Hepsi bu. Ne Sayın Başbakan'la arkadaşlığımız var, ne Sayın Cumhurbaşkanı ile. Birbirimize borcumuz da yok. Onları bir konuda destekliyorsam özgür irademle destekliyorum, 'köstekliyorsam' da özgür irademle 'köstekliyorum'.

* * *

Bu konuları böylece açıklığa kavuşturmuş olduk. Eleştiri sahiplerinin ve “Sen hükümete yakınsın, şu şu işimizi halledebilirsin…” yahut “Sen Albayrak'lardansın, bize birkaç milyon YTL borç ayarlayabilirsin…” diyenlerin acil dikkatine!

 

11.09.07

Yeni Şafak

0 YorumBağlantı

Hakkımda

"her şey bir rüzgara bakıyor abi bakma esrar çekip mayıştıklarına bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar bir gün yakacaklar paris'i.." diyen güzel sahsiyet..
Yeni Sayfa 1


Kanal A'da yayınlanan "Bilinmeyen

İslam" programından 9 bölüm...

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kimler Var

Kategori yok

Arkadaşlarım

ddervish